top of page

B.İ.D

  • 2 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Başlığın açılımı Büyük İstanbul Depre… diye okumaya başlayınca zihniniz hemen “depremi” diye tamamladı değil mi? Cevap hem hayır hem evet. Önce hayır ile başlayalım. Konumuz 2020 yapımı kısa film Büyük İstanbul Depresyonu.

Film, anadoludan gelen iki genç kadının İstanbul’da iş bulma ve hayata, özgürlüklerine, hayallerine tutunma hikâyesini konu alıyor. Ayşe iş bulmaya çalışan ama çok da başarılı olamayan, Didem ise bırakın iş bulmak için evden çıkmayı, neredeyse yatağından odasından çıkmayan bir karakter. Bir de bir işi olan yeni taşınan komşuları var. Film bu 3 rolden oluşuyor. Youtube’da Büyük İstanbul Depresyonu adlı kanaldan erişebileceğiniz bu 20 dakikalık filmi, kendi hikâyeniz gibi izleyeceğinize eminim. Bunun için İstanbul’da yaşamış olmaya gerek yok, bu ülkede herkesin en az bir tanıdığı İstanbul’dadır ve onların da hepsi filmde anlatılan sıkışmışlığı hissetmiş/yaşamıştır.

Gelelim baştaki zihin oyunumuzun evet kısmına; tabii ki büyük İstanbul depremine bağlanıyor konu. Filmdeki karakterler gecekondudan bozma bir evde yaşıyorlar. Sadece bu film özelinde değil, bazen İstanbul’daki tanıdıklarımız için de son derece realist bir tavırla “e deprem riski varsa orada oturmasın” diye düşünürüz. Fakat bir ülkede herkesin ‘rızkını’ aynı şehre toplarsanız, insanlar mıknatısla çekilmiş gibi bu şehre gelmek ve sosyo-ekonomik temelli varoluşsal krizlerle baş etmek zorunda kalır. Üstelik aynı insanlar, kendileri de deprem bilincine veya korkusuna sahip olmalarına rağmen başka çareleri olmadığı için böyle derme çatma evlerde hayata tutunmaya çalışır. İhtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamakta bulunan “hayatta kalmak” güdüsü, depremle sınandığından çok parayla sınanır çünkü İstanbul’da.

İki paragrafta kısaca anlatmaya çalıştığım sıkışmışlığı herkes gibi filmin senaristi ve yönetmeni Zeynep Dilan Süren de yaşamış elbette. Süren mezun olunca ne olacak sorusunu ve para kazanma baskısını hissedip senaryoyu kaleme almış. Fikrine danışmak için Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki hocası Ceren Ercan’a götürmüş. O sırada; aslında mezuniyet sonrası hiç boşta kalmayıp hemen tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğu yapan, ancak birbirine paralel giden işlerinin aynı anda bitmesiyle boşluğa düşüp bir süre Almanya’da benzer bir depresyon yaşayan Nazlı Bulum ülkeye dönünce, Ceren Ercan senaryoyu ona göstermiş. Senaryoyu okuyan Bulum, ülkeden gitme fikrinden vazgeçmek bir yana, filmin yapımcılığını üstlenmiş. Rollerden birini kendisi oynarken, diğerini de Kadir Has’tan arkadaşı Kübra Balcan’a teklif etmiş. Kübra Balcan da o dönem İstanbul’da benzer deprem korkuları yaşıyormuş ve depremle ilgili rüyalar görüyormuş. Özellikle de AVM’ler üstüne yıkılacakmış gibi geliyormuş. 

Bu, Nazlı Bulum’un ilk yapımcılığı değil; önceden 2 küçük deneyimi daha var. Fakat kısa da olsa film çekmek bütçe meselesi. Bulum, filmi fongogo’da destek toplayarak finanse etmiş. 25.000 tl’lik hedef koyup 29.300 tl toplamışlar. (Kırılan para algımızı kıyas vasıtasıyla toparlayalım, o dönemde bu para 3+1 bir evin yıllık kirasına denk geliyor.) Destekçilere bakınca Bulum soyadına sıkça rastlamak, filmin eş dost desteğiyle çekilebildiğini anlatıyor. Destekçiler arasında tanıdık bir isim de var: Bartu Küçükçağlayan. (Nazlı Bulum ile 2018’de Bartu Ben’de birlikte oynamışlardı). Filmin afişinde yer alan sahneyi ilk gördüğümde Bomonti/Feriköy/Kurtuluş civarında bir evde çekilmiş diye düşünmüştüm. Filmin instagram hesabına bakınca Bomonti’deki bir kahveciye teşekkür ettiklerini gördüm ve fikrim pekişti.

Özetle senaryonun film olmaya doğru gittiği süreçte benzer şeyleri yaşamış herkesin emeği var. Hikâye o kadar gerçek ki zaten oyuncuların role girmesine bile gerek kalmamıştır, zaten çok doğal akıyor. Bu yüzden 2020 Saraybosna Film Festivali’nde En iyi Öğrenci Filmi ödülü ve 2020 Sinema Yazarları Derneği En İyi Kısa Film ödülü kazanmasına şaşırmamak lazım. Hadi biraz da filme dalalım.

Öğrencilik yıllarında çektiklerini saymazsak, bu Zeynep Dilan Süren’in ilk profesyonel filmi. Bu yüzden bazı şeyleri görmezden gelerek izlemenizi tavsiye ederim. Evet, görüntülü konuşma sahnesi yapay ve duygusuz; bazı replikler cetvelle çizilmiş gibi; komşunun kartvizitleri yere döküldüğündeki çekim acemice; kurguda bazı gereksiz es’ler var. Evet bunların hepsi var. Ama bu filmin bir derdi var.

Öncelikle Didem’in duvardaki halı önünde koltukta oturduğu sahnenin görüntü yönetmenliğini alkışlamak lazım. Büyük şehirde içsel kayboluş yaşayan bir insanı, o kadrajda kaybedebilmek büyük bir illüzyon başarısı olmuş. Öyle ki Didem’i (Nazlı Bulum) 3-4 saniye sonra algılayabiliyoruz.

Didem’in yatak sahnesinde Rakkas’ı Youtube’dan açması ve ekranı kapatmaması müthiş bir detay çünkü muhtemelen Youtube’u premium kullanacak parası yok.

Filmin kreşendosunun yaşandığı fantezi sahnesindeki monolog ayrı, 3 dakikalık kesintisiz zoom-in ve görüntü yönetmenliği ayrı müthiş. Dipnot: Didem fantezisinde depremden sağ kurutulup Kastamonu’ya gidiyor; çünkü yönetmen Zeynep Dilan Süren Kastamonu’lu.

Şakalaşırken Didem’in Ayşe’yi ısırması sonrası Ayşe’nin ağzından herhangi bir küfür veya kaba bir söz çıkabilecekken “böcek” kelimesini seçmesi de nefis bir dokunuş. Freudiyen bir okumayla Ayşe’nin Didem’i Kafka’nın Dönüşüm romanındaki karaktere benzettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü bırakın iş aramayı, dışarı çıkıp yürümekten bile aciz görüyor. Fakat aynı sahnenin devamında Didem’in istikrarlı bir başarısızlığı istikrarsız bir hayata yeğ tuttuğunu ve Ayşe’ye bunun önemini anlattığını dinliyoruz. Bu bakımdan filmin en iyi diyalog sahnesi buydu bence.

Didem’in makyaj videosu çektiği sahnedeki doğallık çok başarılı. Karakterin kendini açıklama isteğiyle başlayıp sonra bundan vazgeçmesi ve içerik için derinlikten yüzeyselliğe kayan bir tema seçmesi çok güzel olmuş. Filmin en sevdiğim -modern dünya insanına yönelik eleştirisini içeren- repliği de bu sahneye ait: “-Çok izlenince rezil olunmuyor da az izlenince mi rezil olunuyor?”

Replik demişken, Didem’in filmdeki ilk repliği “-Sarılsana bana”. Bu ancak filmin sonunda gerçekleşebiliyor.

Ve yine filmin başında demonte duran vantilatörü, filmin sonunda çalışırken görüyoruz. Püfür püfür esiyor, evde bir bahar havası içimiz açılıyor. Halbuki iş bile bulmadılar, sadece komşunun köpeğiyle biraz zaman geçirdiler o kadar.

Demek ki ferahlık, önce insanın kendi içinde başlamalı. Sonra iş de bulunur, para da kazanılır.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page