top of page

Alev Apartmanı, Numero 5.

3 saat önce
17 dakikada okunur

Brek, yeni albümü Alev Apartmanı’nı 18 Eylül’de dinleyiciyle buluşturdu. Farklı sularda yüzmekten çekinmeyen bir şarkıcı-söz yazarı olan Brek’in müziğini tek bir türe ya da kalıba sığdırmak zor. Kendisi yeni albümünde de yeni seslere yelken açıyor. Apartmanlar, denizler, geçmiş günler ve çocukluk hatıraları etrafında dolaşan şarkılar, bir yandan her şeyi yakıp yıkarken öte yandan bir yer arayışını anlatıyor. Fakat eskiyenlerin ve eksilenlerin yerine yenisini koymuyor, boşlukları doldurmuyor. Atıl bir apartman gibi öylece dikiliyor.

Albümün kayıtlarında ve konserlerde kendisine eşlik eden yeni bir orkestra var: Gitarlarda Bora Yavrucuk ve Eyüp Yavuz Mercan, bas gitarda Efe Sanlav ve davulda Yağız Nevzat İpek. 1 Ekim’deki albüm lansman konserinde yeni şarkılar ilk kez canlı çalındı. 17 Ekim’de ise Kulüp Müjgan’da Ankara lansmanı olacak.

Brek’le yeni albümü Alev Apartmanı hakkında konuştuk. Arada başka katlara da uğradık.

Alev Apartmanı’na hoş geldiniz! Keyifli okumalar.

Fotoğraf: Deniz Gaflen

“Vücuda değen sesler…”

Alev Apartmanı diskografinizdeki beşinci albüm. Beş albüm de kendi ruhunu ve sesini taşıyor ama her seferinde yeni ve farklı bir müzikle karşımıza çıkıyorsunuz. Söz ve müziğinizle yarattığınız kendinize özgü bir dünya var ve her albümde buna yeni bir şeyler ekleniyor. Siz şu ana kadarki müzikal yolculuğunuzu nasıl görüyorsunuz? Bu albüm diskografinizde nerede duruyor? Doğrusu bizim için şimdiden kült bir albüm oldu. Şu sıralar tekrar tekrar dinliyoruz.

Bunu duymak çok güzel, teşekkür ederim. Tabii ki dışarıdan bakan bir göz ya da dinleyen bir kulak gibi nitelendiremediğim bir yolculuk benim için bu. Ben çok içindeyim ve janr, yaklaşım, ses paleti olarak oradan oraya savrulduğumun da farkındayım elbette. Her albümde birbirinden çok ayrık yaklaşımlar var ama bu geçişler benim için dışarıdan göründüğü kadar sert olmuyor.

Dolayısıyla Alev Apartmanı’nın benim için oturduğu yere dair şunu söyleyebilirim, albümün prodüksiyonunun başlangıcında verdiğim net bir karar vardı. Vücuda değmeyen hiçbir sesi kullanmak istemiyordum. “Vücuda değmeyen” ne demek? Elle gitara, davula dokunursun. Dolayısıyla elinin sesi de geçer enstrüman aracılığıyla. Uzun zamandır dijital seslerle uğraştığım için, ele bedene değmeyen sesler bana biraz soğuk hissettirmeye başlamıştı. Etraftan da dijital sese çok maruz kaldığım için, biraz daha direkt kaydedilmiş, üretilmiş seslere ihtiyaç duydum. Benim için en sert çerçevesi buydu Alev Apartmanı’nın.

Ayrıca, daha geleneksel bir orkestral aranje mantığıyla, bir grupla yaptığım ilk albüm oldu bu. Daha önce genellikle bedroom producing dediğimiz yöntemle yapıyordum. Bir taslak üstünde geliştire geliştire, bazı parçaları silip tekrar aranje edip miks ve aranje süreçlerinin iç içe geçtiği bir yol izliyordum. Fakat bu albümde şarkıların önce aranje edildiği, grupla birlikte geliştirildiği, kaydedildiği ve sonra hiç dokunulmadan mikslendiği bir süreç yaşandı. Teknik kısmı bir kenara bırakıp estetik açıdan baktığımızda da şarkı sözü olarak çok makasa başvurmadığım bir albüm oldu. Önceki albümlerde daha az ve makaslanmış sözler kullanmayı daha uygun görmüştüm. Bu albümde daha fazla serbest akış var ve ne olursa olsun anlatmak istediğim şeyleri olabildiğince anlattım. Alev Apartmanı bu noktalarda ayrılıyor bence önceki albümlerden.

Diğer albümlerinize kıyasla heralde en belirgin ayrım, bu albümde çok daha fazla gitar müziği olması. Sizin söylediklerinizle de örtüşüyor. Dijitalleşmeden bahsettiniz, bir yandan artık yapay zeka ürünü şarkılar da var. Bu nedenle “insan vücuduna değen sesler” vurgunuz bizim için çok önemli. Müziği enstrümanlarla kurduğumuz ilişki üzerinden belirleme kararını nasıl aldınız ve albüme nasıl bir etkide bulundu?

O vurgu benim için de önemli. Albümün manifestosunda da önemli bir yer tuttu. Bir şeyleri daha biricikleştirmek için geleneksel yollara dönüp buradan çıktı almak bana vicdanen daha iyi hissettirdi açıkçası. Bunun altını çok çiziyoruz ama dijital olarak yaratıcı işler yapmak da eleştirdiğim bir şey değil kesinlikle. Böyle anlaşılmak istemem. Çok başarılı, çok acayip dijital işler de var. Sadece, bu albümde benim sığındığım delik burası oldu; etrafımda yaşadığım şeye bir tepki olarak. Bazen dinlemeyi, tüketmeyi, hatta icra etmeyi zorlaştıran bir yol olsa bile bu çileyi çekmek istedim.

Alev Apartmanı’nda şarkı sözlerini çok makaslamadığınızdan bahsettiniz. Albümün lirik ve melodik olarak güçlü bir anlatısı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu albümde şarkı sözünden çok şiire, edebiyata yakınsayan bölümler de var. Örnek vermek gerekirse: “Ellerim küçükken çizmiştim o resmi,” “Düştü resim, bak izi duvarda,” “Bir mezar taşı gördüm üstünde ismim vardı.” Başka örnekler de verilebilir. Duyduğumuzda dile takılmaktan çok zihni kurcalayan sözler. Şarkı sözlerini nasıl yazıyorsunuz? Önce sözler mi çıkıyor ortaya, yoksa bir melodinin peşinden mi gidiyorsunuz?

Genelde şu şekilde başlıyorum: Bir albüm kaydetmeye ya da bir şeyler yazmaya gebe olduğumu hissettiğimde uzun süre not aldığım bir defterim oluyor, özellikle film izlerken ya da bir şeyler okurken. Bu not alma şeklimin herhangi bir raconu yok. Film izlerken bir sahneyi de not alabiliyorum, altyazılardan da bir şey alabiliyorum. Daha sonra bunların hepsi biraz dadaist bir şekilde alt alta geldiğinde bana bir tabloyu çağrıştırıyor. O his, o doku, o renkler ve o tablo üzerinden her şeyi tekrar zihnimden geçirerek bazı kısımları kullanıyorum şarkı sözü olarak. Dolayısıyla not alma ve işin dadaist kısmı müzikten çok bağımsız gerçekleşiyor. Fakat bunları şarkının içine koymak ya da hangi sözü nasıl besteleyeceğim diye düşünmek gibi değil; gitarı elime aldığımda sözlerin neresinden mırıldanmaya başlıyorsam besteye oradan devam etmeye çalışıyorum. O yüzden; ilk melodinin ortaya çıktığı andan itibaren inceleyecek olursak, armonik ve trafiksel konu daha önce belirleniyor. Boşlukların olduğu birtakım cümleler, mırıldanarak doldurulabilen bazı kelimelerle birleşiyor. Genelde bu yöntemle ilerliyorum. Bazen bu boşlukların çok geniş olduğu durumlar olabiliyor. Bazen de o boşluklar çok küçük olabiliyor, nakaratta akıp gidebiliyor. Yöntemlerim aşağı yukarı bu şekilde.

Şarkılarda dur-kalklar çok dikkatimizi çekti. Neredeyse çoğu şarkıda her şeyin durduğu, es verdiği anlar var. Bu anlar, dinlerken soluklanmak gibi değil de şarkının bizi boşluğa düşürüp geri alması gibi. “Tutmasaydım düşüyordun!” gibi bir etkiye sahip. Bu bilinçli bir tercih miydi yoksa kayıtlar esnasında mı ortaya çıktı?

Ben MUTSUZLAR albümünden itibaren sessizliği, dur-kalkı, uzun nefesler vermeyi sevmeye başladım. Bunun da sebebi aslında o dönem iki sene boyunca Büyükada’da yaşamış olmam. Büyükada’da yaşadığım dönemde okuduğum kitap da beni etkiledi bu konuda. Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabında sessizlikle ilgili bir kısım vardı. Sessizliğe belki de olması gerekenden fazla bir saygı göstermeye başladım. O sessizliğe dönme halini kompozisyonun bir parçası haline getirme yöntemini fırsat buldukça kullanmaya başladım. Öyle bir yerden geliyor. MUTSUZLAR albümünde başlayan bir alışkanlık. O sessizliğin, boşluğun getirdiği drama ve kendini duyma halini seviyorum. İçinde gizem ve tedirginlik de vardır biraz aslında.

“Yeni evin bana yaptığı bir çağrı olarak gördüm.”

Alev Apartmanı albümünün ismi nereden geliyor?

İlk bir-iki parçayı yazdıktan sonra albüme nasıl bir ruh hâlinde devam edebileceğime dair fikir sahibi oldum. Bir yandan da besteleri yaptığım, şarkıları yazmaya başladığım odalardan her zaman çok etkilenmişimdir. Bu albümün yapım süreci tam da yeni bir eve taşındığım, evin duvarlarını boyadığım bir döneme denk geldi. Uzun süreden sonra şehri, güneşi ve gökyüzünü görebildiğim bir penceresi olan bir eve taşınmıştım. Bu durumun hem dışa dönüklüğü hem içe kapanıklığı benim için çok belirleyici oldu. Alev Apartmanı hem fonetik olarak bana çok doğru tınlamaya başladı hem de anlattığım şeylerde yakmaya yıkmaya, cehenneme dair imgeler, semboller de taşındığım apartmanın adının Alev Apartman’ı olmasıyla örtüştü. Bir de bunu, yeni evin bana yaptığı bir çağrı olarak da gördüm, öyle hissettim. Bir yandan evi yakmak gibi de hissettiriyor Alev Apartmanı. Yanan bir apartmanı da çağrıştırıyor. Yanan bir apartmanın ya da yanıp sönmüş bir apartmanın imgesi çok güçlü geliyor bana. Bütün bu çağrışımlar, fikirler iç içe geçti ve benimsedim Alev Apartmanı ismini. Bir yanıyla çok sessiz duyulması hoşuma gitti. “Yani Alev Apartmanı işte, ne ki?” Bir yanıyla da kocaman bir şeye gebe gibi hissettiriyor. O dilemma hoşuma gitti.

Şule Gürbüz’ün Kambur romanında çokça paylaşılan bir cümle var. Albüm üstüne düşünürken o gelmişti aklıma: “İnsan ara sıra evini yakmalı ve çıkıp seyretmeli.” Alev Apartmanı bu cümleye benzer hisler veriyor.

Romanı okumadım ama albüme dair kendime yazdığım manifestoda bu cümleyle örtüşen cümleler var gerçekten.

Albümün aslında politik bir alt metni, anlatısı yok ama dinlerken melankolinin durgun sularından birikmiş bir öfkeyle duvar yumruklama isteğine kadar uzanan bir duygu yelpazesi var. Olan biten karşısında sanki elimizden hiçbir şey gelmiyor da cinnet geçirip evi yakıp sonra da oturup izliyoruz hissini veriyor albüm. Dünyanın veya ülkenin şu anki durumunun üretim sürecinizde bir etkisi oldu mu? Ya da nasıl bir etkisi oldu?

Olmaz olur mu canım, tabii ki oldu. Bundan kaçmak mümkün değil. Üretmeyi seçmek de politik, seçmemek de politik. Ürettiğin şey de politik. Politik olmayan hiçbir şey yok zaten. Benim bu albümdeki anlatıda kendi içime bu kadar sığınmamın sebepleri de politik. Her ne kadar duyulan şey politik olmasa bile belli bir dönemde belli bir şey yazıldığında, satır aralarında etraftaki politik durumu okuyabilirsin gibi bir yerden değerlendiriyorum açıkçası. Hayatımın bu döneminde dışa dönük, ikinci ya da üçüncü şahıslara yönelik bir anlatıyı nedense çok doğru bulmuyorum. Daha çok kendi içimde çarpışmayı, iğneyi kendime batırmayı deniyorum. Yaşadığım şey tamamen benim algımla alakalı ve bunu sürdürmek, hayatta kalmak benim görevim. Bunu yaparsam hayat benim için daha akışkan olacak dolayısıyla bunun çabasını göstermeliyim, bunu bir şekilde becermeliyim. Ne olursa olsun kötü durumda değilim. Etrafıma baktığımda, en azından işlevimi kaybetmemiş olduğum için hiç fena bir durumda olmadığımı görüyorum. Bunları kendi kendime hatırlatarak etkin kalmaya, kendimi eleştirmeye, kendimden bahsetmeye çalışıyorum. Her şeyin kendime dair olması önemli çünkü albümde ortaya çıkanları, anlatıyı özel kılan şey o. Yanlışlıkla başkasına çarptırıp sadece bugünün hikayesini anlatmaktan çok çekindim. Dışa dönük anlatılarda, bir süre sonra baktığımda, “Ne kadar emin konuşmuşsun ve bu ne kadar dandik!” dediğim oluyor kendime. Fakat kendime dair şeyleri böyle akışkan anlattığımda o pişmanlığı daha az yaşıyorum. Kesinlikle o andaki kendimden bahsettiğim çok açık ve net bir gerçek bu anlatıda. Albümdeki gece mavi şarkısında “Beyaz bir duvar gibi sessiz ve zamansız…” diye bir söz var. Albümde o beyazlığı ve zamansızlığı kendime sürekli hatırlatmak istedim.

Aslında ikinci, üçüncü şahısların yer aldığı anlatılarda bir tuzak da olabiliyor. Her şey olup bittikten sonra anlatınız boşa düşebiliyor. Anlattığınız şey anlamını yitirebiliyor. İçeri dönük bir yerden konuşunca, onun kalıcılığı da artıyor gibi.

“Sen” ya da “o” dediğim kişinin bir zaman sonra ben olduğumu fark edebiliyorum. Bir şeye kızmanın sebebi çoğu zaman kendin oluyorsun. Kızılacak şeyler elbette var hayatta ama patlamanın, o geçirdiğin nöbetlerin sebebi sensin. Bu dönemde, nispeten orta sınıf bir aileden gelen bir erkek birey olduğum için avantajlı sayılabilecek bir konumdayım. Bu nedenle bir şeylere doğrudan öfkelenmekten ya da bir şeyleri dikte etmeye çalışmaktan veya bağırarak söylemekten çok çekiniyorum. Orası bana düşmedi. Politik olarak her ne kadar etrafımdaki birçok şeyden acı çekiyor olsam da yanlışlıkla didaktik olmaktan çok ürküyorum ve bazen o konuda frene basıyorum.

“Aynı şarkıda mıyız?”

Albümün çerçevesini açıklarken aslında “gece mavi” şarkısındaki “Beyaz bir duvar gibi sessiz ve zamansız…” sözüne değindiniz. Fakat albüme baktığımızda sanki “mazo” şarkısı o beyaz duvara böyle siyah bir leke bırakıyormuş gibi. O şarkı nasıl çıktı ortaya çok merak ediyorum?

Albüme başlarken kesinlikle içine arıza bir şey koymak istedim. Evet, akışkan bir albüm yapma niyetim vardı ama bir yerlerden de kendime iş çıkarmak istiyordum. Albümün olmadık bir yerine olmadık bir şeyler koymak istiyordum. Çünkü içimden gelen şey zaten sert, gürültülü, pis şeyler yapmak. Eğer araya mazo’yu sıkıştırmasaydım vicdani olarak rahat etmeyecektim. Bir bakıma benim vicdani mastürbasyonum diyebiliriz. Bir yandan da şarkının albümde absürt dinamiği, tezatı, mizahı taşıdığını düşünüyorum. Albümün girişi ve çıkışındaki filler track’leri ve mazo’yu, mizahi tezatı ve katarsisi yaratmak için koydum açıkçası.

Albümün bütünlüğü içinde düşünmüştüm ama şimdi bazı çıkıntılıklar yaptım dediğiniz için şu an daha farklı geldi. Albümde iki ayrı şarkıda (olmayan, siyah romans) aynı sözler geçiyor: “Ve ay gümüşten bir yay gibi.” İlk şarkıda “düşer karanlık kıyafeti,” ikincide “giyer karanlık kıyafeti” diye devam ediyor. Sanki ayın döngülerini görüyoruz gibi o sözlerde. Aynı sözleri iki ayrı şarkıda kullanma fikri çok hoşumuza gitti ve mantıklı geldi. Duyunca “Neden olmasın?” dedik. (Gülüşmeler). Sözlerden yola çıkarsak bu iki şarkı arasında nasıl bir ilişki var?

“Ay gümüşten bir yay gibi” Shakespeare’in çevirisinden bir alıntı. O alıntıya bir devam yazdım. Aslında aynı şarkıda olmasını planladığım iki ayrı nakarat yazdım. Sonra bu şarkıyı düzenlerken grupla beraber ilerlediğimizde çok farklı kafaya giden farklı deneyler yapmaya başladık. Bir tanesi olmayan’a doğru, bir tanesi de siyah romans’a doğru gitti. Bir yandan seçim yapmak istemedim, bir yandan da küçük nüanslarla aynı sözü farklı şarkılarda geçirme fikri romantik geldi. Böyle şeyleri başka albümlerde duyduğumda garip bir his geliyor bana. Aradan dört-beş şarkı geçmiş ama aynı sözleri duyuyorum ve “Aynı şarkıda mıyız, zaman mı büküldü acaba?” diye soruyorum birden (Gülüşmeler). Böyle silkelendiğim bir an oluyor. Bir Fellini ya da David Lynch filminin içindeymiş gibi hissediyorum. Albümü baştan sonra dinleyen insanlar için aynı sözleri iki farklı şarkıda kullanmanın böyle bir etki yaratacağını düşündüm. O yüzden bu iki farklı düzenlemeyi de kullanalım istedim. Bir tanesinin dinamiğini düşürdüm, müziğin üzerine biraz şiir yazdım. Anlatmak istediğim şeyler vardı. siyah romans adlı şarkıda onlardan bahsettim. Aynı sözleri iki farklı şarkıda kullanma hikâyesi aşağı yukarı bu şekilde ilerledi.

Dinleyici olarak kendi deneyimimden bahsetmek gerekirse ilk dinlemelerde kesinlikle fark etmedim. Albümün çıktığı gece, hadi bir kere daha dinleyeyim deyip, kulaklığı takıp yatağa uzandım. Albümü baştan sona dinlerken fark ettim. Günün koşturmacasında arka planda dinlerken böyle detaylar kaçabiliyor. Fark edince dört-beş kere o iki şarkıyı arka arkaya dinleyip acaba şarkılar nasıl bağlanıyor, nasıl bir geçiş var diye takıldım. Alev Apartmanı, albüm dinleme alışkanlığı açısından da bir kılçık atıyor gibi.

Senin de bahsettiğin gibi ikinci üçüncü dinlemelerde fark edilen şeylere bayılıyorum ben. Çok minik, tatlı ve özel bir paylaşım gibi hissettiriyor bana. Söz konusu iki şarkı özelinde de sanki bir şarkıda ay figürü biraz daha seksi, flörtöz bir kadın gibi duruyor, kıyafeti düşüyor. Diğerinde ay sadece tabloda duruyor gibi geliyor.

“Denizle alakalı her şey…”

“hani kaptan”ı dinlerken nedense aklıma bu yaza damgasını vuran isim Odysseus geldi. Filmden görüntülere bu şarkıyla TikTok editi yapılsa çok tutar sanki…

Bunu söyleyen ikinci kişisin. Neyseki şarkıyı film çıkmadan önce yazmıştım. Biraz öyle duyuldu (Gülüşmeler).

Çok etkilendiğim şarkılardan biri oldu. Şarkı da dalgalar gibi yükselerek bizi bir girdabın içine çekiyor. Buradan şuna gelmek istiyorum: Denizle ilgili imge ve terimler, sözlerden görsellere kadar müziğinizde önemli bir yer tutuyor. Denizden nasıl bir ilham alıyorsunuz? Nasıl bir ilişkiniz var?

Denizle ilişkimi şöyle anlatayım: Yedi yaşıma kadar Cunda Adası’nda balıkçı dedenin torunu olarak büyüdüm ve çocukluğum sürekli denizde geçti. Denizde geçmekle beraber balıkla, rüzgârla, ahşapla, mazotla da geçti. Denizle alakalı her şeyle geçti gerçekten. Sonrasında da uzun süre yelkencilik yaptım spor namına ve hatırı sayılır bir mesaim oldu yelkencilikle. 12-13 sene aktif olarak yelkencilik yaptım. Bunun yanında annemin adı Deniz, en yakın arkadaşımın adı Deniz. Yani hikâye böyle olunca deniz ve denizle alakalı sembollerden korkmadan çekiştirmeyi çok güvenli buluyorum ve tekrar tekrar da bunu yapmayı seviyorum.


Fotoğraf: Deniz Gaflen


Evet yani biraz kaçınılmaz olmuş gibi duruyor.

Zaman zaman şunu dediğim dönemlerim oldu: “Hep aynı kuyudan su çekiyorsun, yeter artık azıcık kreatif ol.” Bunu kendime telkin ederek deniz ya da denizle alakalı şeyleri tekrar etmemek üzerine verdiğim bir çaba ve başka yaklaşımlarla yazdığım bir sürü şarkı da oldu. Ama zaman zaman oraya dönmeyi kendimce onayladığım ve izin verdiğim dönemler de oldu. Bilmiyorum. Galiba eğrisi doğrusu yok; nasıl geliyorsa öyle gibi hissediyorum.

His böyle olunca hani kaptan zaten çocukluğumdaki şu sahneyi anımsatıyor: 8-9 yaşındayken seni leğen gibi bir teknenin içine koyup şubat-mart ayında Samsun'da bir yarışa gönderebiliyorlar ve şu an bir video olarak izlesen o çocuk orada ne yapıyor diyebileceğin bir şeyi gerçekten bütün çocuk yelkenciler yapıyor ve orada dalgalarla, kırılan direklerle falan bayağı uğraşıyorsun. Tabii senin aklında manyak bir kavga olarak kalıyor o an ki öyle bu arada. Şimdi bir videosunu izlesen, görsen o kadar da manyak bir şey olmayabilir. Çocukken  izlediğin iyi bir filmin sonra bok gibi çıkması gibi olabilir. Ama ben o imgeyi ruhen tanıdığım için güncel olarak yaşadığım bir takım patolojileri ya da zorlantıları hani kaptan’da biraz ordan çekiştirdim. Öyle bir yerle, daha rüya gibi bir yerle eşleştirmeyi sevdim. Yolunu kaybeden kaptan, yıldızları göremiyor, çapası tarıyor falan… O yalnızlık… O filmi izlerim yani. Mesela Odysseus’da o kadar tek başınalık yok denizdeki fırtınalarda. Benimki birazcık daha tek başına.

Deniz üstünden kurulan anlatı görsel olarak da çok estetik bir dünya sunuyor. Şarkıyı dinlerken hayal etmeye başladığınızda gözünüzde çok iyi görüntüler canlanıyor ve bir şekilde dahil oluyorsunuz.

gece mavi daha ilk notasından ritmine ve duygusuna kendimizi kaptırdığımız bir şarkı oldu. Diğer şarkılarda daha kalabalık sözler ve spoken word havası varken bu şarkı tam dile dolanmalık. gece mavi albümün hiti mi? Ya da şarkılar bittikten sonra bu hit olur ya da olmaz diye düşünüyor musunuz?

Daha önceki albümlerde bunu düşündüğüm şarkılar ve seçtiğim şarkılar oldu. Yaparken de bu konuda üstüne eğildiğim şarkılar oldu ama bu albümde pek olamadı. Çünkü gerçekten hiçbirinin hit olmadığından emin olarak ve hit sözcüğünü tekrarlatan mekanizmaları olabildiğince kendimden uzak tutmak için düşünmemeye çalıştım bu süreçte. Albümden sonra eş dostla şarkılara bakarken elbette hangisi daha kolay kabullenilebilir duruyor acaba diye düşündük ama böyle çok sivrilen bir şeyler göremedim açıkçası. Uzun bir şarkı olsa da, hep bir adım geri adım atar gibi olabilir, gece mavi olabilir, ihtiyacım iyi çok bir yalan olabilir, beni uyut tatlı bir balad, o olabilir. Böyle olasılıklar hep belirdi ama çok sivri bir şekilde de ayrışmadılar açıkçası. Ayrıştırmak da içime sinmedi ne yalan söyleyeyim. Çünkü işin tanıtımı, reklamı ve öne çıkarma kısmındaki mekanikleri de hayatımdan çıkarmak istediğim bir koşturmacadayım. Dijital müzik platformlarının mekaniklerini de istemiyorum. Bundan nasıl kurtulabilirim şeklinde düşünüyorum, arkadaşlarımla düşünüyoruz. Böyle daha doğrucu davut bir yerden bir şeyleri kovalamaya başladığım yerde “Albümün hiti var mı yok mu? Yapsak mı yapmasak mı?” konusunu kendime hatırlatmamak iyi hissettirdi diyebilirim.

“Aynı dilden konuşan bir ikiliyiz.”

beni uyut için Dilan Balkay'la nasıl bir araya geldiniz?

Dilan'la yıllardır bir ahbaplığımız var zaten. O Dolu Kadehi Ters Tut'ta çaldığı vakit ortak arkadaşlardan dolayı uzaktan birbirini tanıyan insanlardık ama benim MUTSUZLAR albümünü yaptığım dönem albümü çok sevdiğiyle ilgili bir mesaj atmıştı yanılmıyorsam. O dönemde onunla minik bir aşama kaydettik ahbaplığımızda. Son dönemde de keza Saraçhane dönemi ve sonrasında da diyaloğumuz bayağı bir gelişti. Beraber çıkıp içki içebilen, uzun uzun sohbet edebilen ve bundan keyif alan insanlar olduk. Bunun üstüne bir akşam ben evde ağlaya ağlaya, hüngür hüngür böyle çok dandik bir kayıtla bir şarkı yazdım ve Dilan'la paylaşmak doğru geldi bana. Eğer isterse onunla bu şarkıyı söylemek keyifli olur ve o da bu şarkıyı söylemek isteyebilir belki gibi bir hisse kapıldım. Yanılmamışım da. Her ne kadar saat gece 3-4 gibi ona mesaj atmış olsam da onun bunu kaldırabilecek bir noktada olduğunu da az çok bilerek o mesajı attım. İyi de oldu.


Fotoğraf: Begüm Koçum


Bir de hikâyesini merak ettiğim başka bir şarkı var: “bora’nın gitarı” (Gülüşmeler). Bora Yavrucuk'tan bahsediyoruz. 1990 albümünde de sanırım o vardı. Son Apartmanlar konserlerinde de beraber çaldınız. O şarkı albüme nasıl girdi ve Bora nasıl gruba dâhil oldu?

Bora yıllar önce, herhalde 2021 gibi olsa gerek, Yangın grubuyla ilk kayıtlarını, konserlerini yapmaya başlamışlardı. Benim de bir hoşuma gitmişti onların varlığı. Bir yandan Kadıköy çevresinden çok tanış olma potansiyeli olduğumuz insanlardı ve o hukuk zamanla gelişti. Bora'nın müzisyenliğine bayıldım ve onunla beraber müzik üretmeye çalıştım o dönemde. Sonra bence kimyalar tuttu ve beraber iyi çalışabilir hâle geldik. Çok değerli bir gitarcı ve müzisyen. Kalben de uyuşuyoruz bence Bora’yla. Yıllar yılları kovaladı, biz beraber bir şeyler yapmaya başladık ama beraber yaptığımız işler arasında Bora’nın en çok alana sahip olduğu iş herhâlde alev apartmanı oldu genel olarak. Gitar konusunda temel fikirlerim ya da katmanlandırma fikirlerim vardı ama işte hikâyenin başındaki vücuda değdirme kısmını çokça Bora'ya değdirerek yaptım. (Gülüşmeler).

Bu albümde demo’lardan itibaren bütün hikâyeyi kaydederken, ara ara Bora’yla bir araya gelip bir şeyler kaydederken, Bora’nın aralarda dinlenirken sürekli elinin gittiği bir armoni vardı. Bir oldu, iki oldu, üç oldu. Bir noktada dedik ki bunu şöyle bir gitar sound'unda istiyorum albümde. Hem bir dinlendiririz, araya sokarız, uzaklaşırız hem de kırık bir armonisi olan bir hikâyeyi koymak doğru geldi. Çünkü gerçekten o da aralarda bunu çalıyordu, eli oraya gidiyordu. Aslında armonik olarak çok alakasız albümden, gitar sound’u olarak da çok alakasız. Acayip ambiyans ve reverb’lü bir kayıt. Yine bir şeyin tezatını birazcık sivrilterek, albüme bunu da kesin koymalıyım dediğim seçimlerden biriydi dolayısıyla. O ambiyans genişliğini albüme bir anda hatırlatabilecek, bir anda liriklerden ve benim sürekli konuşma halimden uzaklaştırabilecek minik bir film arası gibi hissettirdi.

Evet tam albümün ortasında. Bir geçiş hissi de veriyor ve ismini görünce de bir gülümseme sağlıyor.

Albüm kapağında çok güzel bir çizim var. Kapak ve klipler siyah beyaz. Şarkıların duygusu da siyah beyaz gerçekten. Özellikle “zemin kat” ve “kapanış” siyah beyaz bir filmin müziği gibi. Albümün görsel dünyası nasıl ortaya çıktı? Kimlerle çalıştınız?

Selin Yılan diye çok sevdiğim bir illüstratör, ressam, tasarımcı var. Aslında onunla yanılmıyorsam iki sene kadar önce Kadıköy Moda'da yapılan İCAF'ta tanıştım. Onun bir takım işlerini çok beğenmiştim ve birkaç tanesini evime almıştım. Albümü yaparken, ilk şarkıları bestelerken çok yüz yüze geldik o resimlerle. Bunu Selin’e söyleme ihtiyacı hissettim, “Ya ben bir şey kaydediyorum. Senin işlerinden de sekerek bir şey kaydediyorum bazen. Kapağı yapmak İster misin?” Hatta kendisi de bir yandan merchler, bir takım tişört ve aksesuarlar tasarlayan ve yapan biri. “Bütün bir paket olarak seninle hem albüm kapağını yapıp hem merch’lere girmek nasıl olur? İster misin böyle bir şey?” dedim. O da çok heyecanlandı buna ve her ne kadar ilk başta çok muhabbetimiz yoktuysa da süreç içinde baktık ki aynı dilden konuşan bir ikiliyiz ve birçok bağlamda çok kolay çalışıyoruz. Yine kalben birbirimizi hissediyoruz ve güzel bir eşleşme orası. Sonra Selin bir takım taslaklar üzerinde çalışırken, ben bu kapağa vuruldum, “Aa Alev Apartmanı bu bayağı” dedim. Bir de senin de dediğin gibi bu ara çok siyah beyaz hissediyorum. Israrla ve ısrarla birçok şeyde kullanıyorum siyah beyazı ve o kapak kendiliğinden siyah beyazdı. İlkel bir apartman sketch'i olması, bir yandan yanan bir apartman sketch’i olması bir yandan da içine detaylı baktığında bir sürü oda bulduğun, neresinden tutarsan orasından bir hikaye çıkarabileceğin komple çok doğru bir çizimdi. Direkt onu gördüğüm an çok emindim yani. Dedim ki “Selin tamam bu. Hiç uğraşma, devam da etme.” “Aa, tamam” dedi. Sağ olsun.


İllüstrasyon: Selin Yılan

“Yaptığınla barışmak konusunda çok geliştirici bir albüm oldu.”

Albümün hazırlık ve kayıt sürecini sosyal medyada paylaştığınız albüm günlükleri videolarından takip edebiliyorduk. İşin arka planını hep merak ederiz aslında. Dinleyicilerinizle böyle bir etkileşim kurmak, paylaşımda bulunmak nasıldı?

Kesinlikle yapmak istediğim kadar yapamadım albüm günlüklerini. Çok daha detaya ve kişisel alana girdiğim, çok daha fazla ürettiğim bir şey hayal ediyordum ama şarkılara yoğunlaşırken çekmeyi unutuyordum. Keşke etrafımda sürekli beni çeken biri olsaydı. Aslında birkaç kişiyle de konuştum, “Albüm kaydına giricem ve belki bunu belgeselleştiririz.” Yani Brek belgeseli gibi değil de şu an, şu yılda, şu politik ortamda, şu Türkiye'de kendi başına DIY bir prodüksiyon yapacak olan bir müzisyenin hayatı, yatışı kalkışı gibi bir dille yapabiliriz gibi. Birileri de tamam demişti ama akmadı o süreç. Sonra ben kendi kendime minik minik yapmaya başladım. Bir yandan da şöyle içten pazarlıklı bir yerden yaptım aslında günlük işini: Minik bir şey kaydettikten, yazdıktan sonra eğer onu kimseyle ya da kamusal olarak paylaşmazsam iki-üç gün sonra ona çok kolay burun kıvırabiliyorum ve albümün en başında da verdiğim kararlardan biri şuydu: Buna makas vurmuyoruz neyse onu yayınlıyoruz akıyoruz gidiyoruz. Bu tutarlılığı yakalamak için bir an önce yaptığım şeyleri sosyal medyaya, insanların önüne atayım ki yarın öbür gün burun da kıvıramayayım ve o fikirle barışayım, bu da böyle bir süreç olsun gibi içten pazarlıklı bir yerden yaptım. Benim için çok işe yaradı. O şarkıları önceden minik minik paylaşmamış olsam küsebilirdim. Çünkü bunu nedense çok yapıyorum. Tüm bu hikâyeyi böyle bütün olarak ele aldığımızda benim için yaptıklarına küsmemek, kendine burun kıvırmamak ve yaptığınla barışmak konusunda da çok geliştirici bir albüm oldu.

Peki hiç ‘3 sene önce böyle bir şarkı yapmıştım ama olmamıştı’ dediğiniz ve geri dönüp biraz daha üstüne çalıştıktan sonra yayınladığınız bir şeyler oldu mu? Yoksa gerçekten asla geri dönmemecesine mi geride kalıyor?

Düşüneyim. Yüzde 99 çöp oluyorlar. Ama belki daha vakti gelmemiştir bazı şeylerin. Nihayetinde ilk yayını yaptığım tarihten sekiz sene falan geçmiş. Belki daha da vakte ihtiyaçları vardır. Ama bazen yazıp kenara attığım şarkı sözlerini başka şarkılarda kullanabiliyorum. “Hah bunun yeri burası oldu” gibi bir hisle oradan alıp hemen buraya taşıyabiliyorum. Orada daha barışçılım kendimle.

Bağımsız müzik, sektör ve bir eleştiri…

Platform ekonomisinde müziğe erişimimiz, dinleme alışkanlıklarımız ve sanatçılarla ilişkimiz de değişti. Albüm satın almak, sonra oturup onu baştan sona dinlemek kayboldu. Zaten üretim de albümden single odaklı bir yere evrildi daha çok. Dijital platformlarda yayınlanmadan bir ay önce albümü bandcamp’te satışa ve dinlemeye sunma kararı nasıl ortaya çıktı? Nasıl geri dönüşler oldu?

Bu kararı neden verdiğimi çok detayıyla anlatmama gerek yok. Bence çok okunabilir bir hikâye. Nihayetinde bağımsız bir müzisyen artık tüm dünyanın tanıdığı ve milyarlarca dinlenen biri olmadığı sürece dijitalden para kazanamıyor. Bu çok açık. Bu yüzden kendi özel komünitesinden hem bir takım bağış ya da destek yoluyla kendine bir manevra alanı yaratması çok uygun bir şey hem de insanlara aslında müziğe para vermeleri gerektiğini hatırlatmak da fena fikir değil gibi geliyor bana. Çünkü artık ayıp bir şeymiş gibi hissettiriyor böyle söyleyince. Ama hayır, dijital platformlar ortaya çıkıp müzisyenlerin hiçbir hakkını gözetmeden ayda birkaç euro’ya bütün müzik kütüphanesini insanların önüne serdiğinde bunun geri dönülmez bir yol olduğu tabii ki açık. Ama orada hakkı korunmayan müzisyen ve emekçinin nasıl bir şeyleri idare edeceği konusunda kimse düşünmüyor bu müzikleri dinlerken. Hep daha fazlasını üretmesini bekliyor insanlar. Ben de sevdiğim sanatçılardan bekliyorum ama bu kendi kendine olmuyor tabii ki. Eğer dünyada ana akım değilsen berbat bir durum şu an. Hem müzisyenler hem sahne emekçileri hem mekânlar öyle. Herkes öyle... Zaten menajer diye bir şey kalmadı. Türkiye'de kötü ama Avrupa da kötüleşiyor. Bütün dünyada olan bir problem bu. Dolayısıyla milyonlarca insana ulaşmak için kendi estetiğini kesip biçip, çok daha politik olmaya çalışıp, sosyal medyada daha sessiz daha sansürlü olmak falan… Artık ben 36 yaşındayım bunlarla uğraşamam. İstemiyorum. Kara koyun olmayı kabul ediyorum, hiç sorun yok. Al beni sansürle, mobbing yap, koyma playlistine, ne yaparsan yap. Ben artık milyonlarca insana ulaşmak da istemiyorum zaten. Çünkü onlara ulaştığımda aynı dilden konuşmam gerekecek. Politik olarak aynı yerde değiliz, aynı dili konuşamıyoruz bile. Benim A dediğime o A-değil bile demiyor, patlıcan diyor gibi bir yerdeyiz. Artık benim bu konudaki tutkum insanlara ulaşmaya dair, öyle bir yerde değil. Herkese ulaşasım falan yok. Kendi yağımda kavrulduğum minik bir ekonomiyi yaratmak tatlı olur sadece gibi bir yerden yaklaşıyorum konuya ve bunun deneyi olarak bir yandan da belki arkadan birileri gelir ve bandcamp, soundcloud gibi daha bağımsız platformlarda bağış ya da ödeme sistemiyle orada minik minik para vererek albüm satın alabilecek insanların sayısı çoğalır, ayağı alışır gibi bir umutla bu hareketi yaptım. En azından etrafta bunun konuşulduğunu görmek benim hoşuma gidiyor. Bence eminim etraftaki bazı müzisyenler bunun eksisini artısını bir düşünüyordur kendi kendilerine ya da oradan oraya fısıltı gazetesiyle yayılıyordur. En azından orada birazcık tartışma ortamı yaratmış olmak hoşuma gidiyor. Onun haricinde de şöyle söyleyeyim: Bugüne kadarki bütün diskografimden bir yılın çeyreğinde kazandığım dijital geliri, albümü bandcamp’e koyduğumdan beri kazandım. Dolayısıyla aslında bu ekonomik olarak da bir başarıdır.

Platformlar bir yandan, sahneler diğer yandan; müzisyenlere bir alan açmaktan çok belli isimler, türler ve ilişkiler üzerinden yürüyor gibi. Müzisyenliğin yanı sıra Kare Müzik Evi’yle yapımcı olarak da sektördesiniz. Bir alternatif mümkün mü? Ya da bir alternatife ihtiyaç var mı? Bu düzen böyle devam eder mi?

Sahne konusunda da bence bu mümkün. Her yerde mümkün. Örgütlenince mümkün. Tek başına risk alarak bunu yapmak söz konusu olabilir ama ciddi bir ekonomik riskin altına girmen gerekir. Bunu kaldırabilecek şartlar içindeysen bence yapılabilir bir şey. Yani kolektif bir sahne oluşturup İstanbul’da üniversite festivallerine bir grup sanatçı olarak kendi teknik malzemesiyle gidebilmek, oradaki festivalleri tekrar canlandırmak, radyolarla tekrar bağlantı kurmak ve yine kendi teknik ekipmanına sahip olan beş altı sanatçı olsun grup olsun oradan oraya gezebilmek ve kendi özgür alanlarını yaratabilmek bence pekâlâ mümkün. Sadece insanların elini taşın altına koyması gerekiyor. Benim zaman zaman bu konuda deli deli girişimlerim oluyor; insanların kapısını çalmalı falan. Ama bugüne kadar hiç başarıya ulaşamadım. Sanırım bugünden sonra da o kapıyı çalacak ilk kişi ben olmayacağım. Biraz yılmış durumdayım. Birazcık da hayatıma yurtdışı girmeye başlıyor. Bu örgütlenme fikrini yarına saklıyorum diyebiliriz. Yoksa bence zaten sponsorlar ve bir takım tekellerden uzak bir şekilde kendi sahneni oluşturabilmek imkânsız değil. Özellikle herkesin çile çektiği ve kimsenin para kazanamadığı böyle bir sektör içinde para kazanabileceğin kendi exclusive alternatifini oluşturmak bana çok kolay duyuluyor. Ama bazen insanlara o kadar kolay duyulmuyor. Bu da bir eleştiri olarak kalsın.


Yorumlar


bottom of page