top of page

Hangi oltaya yem olsam? Sinağrit Baba ile albüm öncesi söyleşi

Sinağrit Baba, Türkçe sözlü rock müziğe dair özlediğimiz ne varsa hepsinden birer parça bulduğumuz çok kıymetli bir grup. Formel anlatımları bir kenara bırakırsak; bizim için Ortaçgil ve Kızılok’tan gelen hikâye anlatıcılığı geleneğinin günümüzdeki temsilcisi. 2000’lerde mor ve ötesi’ne atfedilen entelektüel grup imajının hakiki bir görüntüsü...

Grubun solisti Fethi ile tanışıklığımız ODTÜ’de okuduğumuz yıllara dayanıyor. 2010’lu yılların ilk yarısı... Grubun hikâyesi de tam da o yıllarda Fethi ile Samet’in yollarının Gülmece Topluluğu’nda kesişmesiyle başlıyor zaten. Ekin’in dâhil oluşuyla trio’ya dönüşen Sinağrit Baba yıllar içinde birçok konser vererek hem müziğini dönüştürüyor hem de genişleyerek bugünkü formuna erişiyor.

Grup ile seçimlerin hemen ardından bir araya geldik. Yeni albümleri “Onun Sabah Alarmı”nın kayıt sürecine, grubun iç dinamiklerine ve planlarına dair konuştuk. Ekin bize katılamadı fakat hem gruptaki hem de Ankara müzik camiasındaki doldurulamaz yerine dair bolca konuşarak andık kendisini.

Sohbetimizin satır araları gülüşmeler ve kahkahalarla dolu. Umarız ki; siz de bizim kadar eğlenirsiniz okurken.. Onları tanıyanların bizimle aynı hisleri paylaşacağına eminiz. Olur da bu metin Sinağrit Baba ile tanışmanıza vesile olursa eğer, buna çok seviniriz.


Fotoğraf: @bujgan. Sinağrit Baba, adını Sait Faik’in aynı isimli öyküsünden alan, Ankara çıkışlı bir alternatif rock grubu. Soldan sağa: Kerem Sivel (Davul), Fethi Yıldırım (Akustik gitar, vokal), Deniz Özden (Bas gitar), Ekin Özek(Tenor Saksofon), ve Samet Karadeniz (Elektrik gitar, geri vokal).


Konsept albüm, bir yılgınlık göndermesi: “Onun Sabah Alarmı”

not the news: Öncelikle teşekkür ederiz bizimle görüşmeyi kabul ettiğiniz için. Albümüz, “Onun Sabah Alarmı”nın kayıtları geçtiğimiz eylül ayında tamamlandı. Albümün adının nereden geldiğini, şu an ne aşamada olduğunuzu ve kayıt sürecinin nasıl geçtiğini sormak istiyoruz.

Fethi: “Onun Sabah Alarmı” bizim “Hiç İşleri Bakanlığı” isimli şarkımızdaki “Dinleyemediğim gibi, onun sabah alarmını…” cümlesinden geliyor. Albümün ismi üzerine istişare ederken dedik ki; eyvah şimdi bu şey gibi anlaşılacak, çok güzel bir kız ve onun bir sabah alarmı var… Hâlbuki öyle değil… Her şehrin, her mekânın, her insanın bir alarmı var. Bazı yerleşkelerin alarmı horoz. Bazı insanların alarmı gazete. Bazı insanların alarmı uyarıcı duygular. Bir şeyleri harekete geçiren, bir şeyi olduğu hâlden daha farklı bir duruma sokan anlamında “Onun Sabah Alarmı”. Albüm ismi olarak ben önerdim gruba. Burda da şey hoşuma gitmişti, Türkçe’de “o” öznesinin belirsizliği var ya… Bir cinsiyet, kimlik atayamıyorsun. Bir şey başka bir şeyin sabah alarmı olunca bu çok büyülü, gizemli ve artık dinleyicinin çözebileceği bir denklem hâline geliyor. Tahmin edildiğinden daha belirsiz, kapalı; bir yandan şarkı içindeki anlamına bakınca da tutarlılık arz ediyor. Şarkıda her şeye üşenen bir karakter var ve diğer karakterlerin sabah alarmlarını dinleyemiyor. Ona bile hâli yok. Bir yılgınlık göndermesi var diyebiliriz.

not the news: Kayıtları nerede yaptınız?

Samet: Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde kaydettik. Kayıtlarımızı Serkan Çolak aldı. Belirli izinler ile kiralanabiliyordu stüdyo. Biz de birkaç günlüğüne kiraladık. Epey de çalıştık. Sabah 10’da gidip, gece 2’de çıktığımız falan oldu.

not the news: Kaç gün sürdü kayıtlar?

Samet: Beş gün galiba.

not the news: Normalden kısa bir süre mi bu?

Samet: Evet, normalden çok kısa. Aslında önemli kısmını hücum kaydetmek, yani konserde çaldığımız hâli ile çalabilmek istemiştik. O yüzden bayağı bir hazır gitmiştik. Parçaların aranjesi belliydi kafamızda. Bir tanesi biraz belirsizdi. Grup ile birlikte onun üzerine çalışıp ondan sonra kayda girmiştik. Genel olarak önemli kısmını hücum aldık. Sonradan bazı ek kanallar, vokaller kaydedildi.

Fethi: Birlikte çalınmış bir kanal kayıt gibiydi aslında. Bu anlamda özellikle Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’ni seçtik. Çünkü diğer stüdyolar ile, örneğin İstanbul’da bazı stüdyolarla konuştuğumuzda, akustik reflektörler koyacaklarını, ama yine de kanallar arasında yansıma olabileceğini söylediler.

Samet: O yansımalar da bizim kayıt sonrası rütuşlarımıza engel olabilecekti. İstanbul’da olması ve bir de kayıtların birbirine sızma ihtimali bizi biraz caydırdı o fikirden.

Kerem: Kontrabası nasıl götüreceğimizi bulamadık İstanbul’a.

Samet: Evet, kompartmana sığıyor mu falan diye epey ölçmeye çalıştık.

Fethi: Çok dert olacaktı ya kalması, yemesi, içmesi… Diğer gider kalemleri de var. Ankara’da hem onun önünü almış olduk hem de çok sağlıklı bir hücum üzerine kanal imkânı oldu. Bizim kafamızda hep bu vardı zaten. Hani hem organik çalalım hem de hatalı çalımlar oldukça onları yeniden kaydedelim. Öyle hibrit bir kayıt olayı oldu.

not the news: Şu an ne durumdasınız?

Samet: Üç şarkının kaba mix’ini bitirdik. Şimdi hem label’lar hem de kişiler ile görüşmeler başladı. Fikir alıyoruz bunlar ile alakalı. “Bizim şöyle şöyle bir albümümüz var..” gibi.

not the news: O zaman başkasına yaptırıyorsunuz diye anlıyoruz mix’leri.

Samet: Öyle bir fikrimiz var. Şu ana kadar Baturalp Özcan yaptı üç şarkının kaba mix’ini. Kaba mix’ten öte bir hâl oldu. İçimize sinen bir hâle geldi üç şarkı. On şarkılık bir albüm olacak. O sürece Baturalp ile mi devam edeceğiz, nasıl yapacağız, alacağımız fikirlere göre değişecek aslında. Onun da biraz zaman sıkıntısı var. Bakacağız, şu an görüşmeler sürüyor.

not the news: Spotify’da ya da konserde dinlediklerimize ek olarak hiç duymadığımız şarkılar da var mı?

Samet: Konserde çaldıklarımız hepsi aslında.

Fethi: Evet ama ara track’ler var. Konserde çaldığımız şarkıların yanı sıra birer dakikalık kayıtlar da olacak. Mesela kayıtların birinde Samet kopuz çalıyor. Bir diğerinde müthiş bir serbestiyle böyle free jazz tarzında herkesin coşageldiği bir bölüm (gülüşmeler) de var. O zaman şöyle özetleyeyim tekrar… Bu zamana kadar dinleyicilerin konserde duyduğu ve sürpriz trackler içeren on şarkılık bir albüm olacak.

not the news: Albüm çıkarmanın zorluklarından bahsedilir hep. Sizin deneyiminiz nasıldı? Stüdyodayken “nerdy” müzisyenlere dönüştüğünüze dair bir izlenimimiz var. Soruyu sorarken bir yandan da sürecin sizin tarafta çok daha rahat işlediğini düşünüyoruz.

Samet: Maddi açıdan zor.

Fethi: Şöyle söyleyeyim, şu zamana kadar Sinağrit Baba öncesinde, liseyi de kapsayacak şekilde, üç farklı grupta bulundum. Bu gruplardan farklı olarak Sinağrit Baba özelinde dikkatimi çeken iki özellik var: Bunların ilki, grupta birlikte çaldığım müzisyenler bambaşka şeyler dinlemişler, bambaşka birikimlere sahipler ve müzik haritaları çok farklı ilerlemiş. Herkes bambaşka yollardan bir şekilde bu noktaya gelmiş. Fakat şöyle bir nosyon var, o da ikinci başlık. Buna çalışkanlık diyeceğim. Sinağrit Baba’dan önce müzik benim için daha az ciddiye aldığım bir şeydi. Sinağrit Baba olarak harcadığımız efor, provalardaki titizlik ve şarkıları en ufak ayrıntısına kadar ölçüp biçme alışkanlığı zaten bizi hücum kayıt noktasına iten şey. Çünkü hücum kayıt alacak bir grupsan, bayağı bir çalmış ve çabalamış olman gerek. Bilmiyorum yanlış mı düşünüyorum? Beş güne sığan on şarkıdan bahsediyoruz… Zaten bu kadar kısa süre içinde bunların hemen oluşması, sanırım birlikte çalışma ile ilgili. Sinağrit Baba bence çalışkan bir grup. Hedefini de iyi belirleyen bir grup. Mesela herkes bambaşka referanslar veriyor. Şu zamana kadar dinlediklerim; mesela genelde grunge, alternatif rock, işte 2007’de Blue Jean ne bastıysa o… Fakat Samet, çılgın horonlara çok hakim (gülüşmeler), dehşet bir arşiv var kafasında ya.

Samet: İki horon kasetini de Fethi hediye etti bana.

Fethi: Dedim ki biraz daha öğren (gülüşmeler devam). Samet bunlara gerçekten çok hâkim. Kerem’e bakıyorsun, Sicilya halk müziklerini kurcalıyordu yanlış hatırlamıyorsam… Yani herkes bambaşka şeyler dinlemiş. Bir noktada kesiştik. Bu da sanırım grubun janrası. Bilmiyorum soru neydi hatırlamıyorum ama ben çok seviyorum bu adamları...

not the news: Albümün zorlukları… :)

Samet: Albümün zorluklarına geleceğim fakat iki ara cümlem olacak. Biri, biz albüm kaydında ters bir yoldan gittik aslında. Avantajları oldu bizim açımızdan. Şöyle ki; bir beste yaptık, aranjesi bitti, kayıt oldu ve ondan sonra konserleri başladı gibi olmadı. Biz senelerdir zaten konserde çalabildiğimiz hâli kaydetmek istediğimiz için, bize avantajı oldu bu durumun. Zaten senelerdir çalıyorduk.

not the news: Dönüştü mü şarkılar o sırada peki?

Samet: Dönüştü. Zaten Sinağrit Baba ilk kurulduğunda ikimiz çalıyorduk (Fethi’yi göstererek). Duo başladı, sonra trio oldu, sonra davul ve bas eklendi. Müziğin hacmi genişledi falan derken ve çala çala en son Deniz’in de gelmesi ile grup şu anki sound’unu bulmaya başladı artık. Albümde dinleyeceğiniz sound’a yeni yeni gelmiştik son bir senede. Onu koruyacak şekilde kaydettik. Dediğim gibi avantajdı zaten, çalıyorduk. Zorluk kısmında, maddi zorluk olarak grup kendini şuan amorti edebilen bir hâlde değil ekonomik olarak. Her grup gibi, herkes gibi... O yüzden öyle bir maddi zorluğu var. Birazcık borca girerek albüm için geleceğe yatırım yapmak istedik aslında. Hâlâ da gireceğimiz borçlar var. Aramızda herhalde şu kadar daha borca gireriz diye düşünüyoruz. İşte Patreon’dan destek topluyoruz, ara sıra konserlerden kenara biraz atıyoruz. Müzikte beni asıl zorlayan genel olarak, Sinağrit Baba dâhil olmak üzere, maddi kısım. Vakit ayırmaktan, bir şey çalışmaktan falan geri duracak biri yok gibi aramızda.

Kerem: Yeri geldiğinde o vakti de sana satın aldıracak şey o maddiyat oluyor. Biz belki beş gün değil de on beş gün kayıt alsak daha rahat edebilirdik. Şimdi ister istemez o beş gün için ona göre hazırlanıp gittik. Bir şeyi etkilemedi, rahat rahat yine döktük içimizi. Fakat yine de bir on beş günün bir ayın olsa çok daha konforlu bir şekilde kaydetsen bir şeyleri, daha fazlasını da üretirsin. O tarz bir sıkıntı.


Grubu bir arada tutan şey, bundan sonrası

not the news: Bize şöyle geliyor ki; Sinağrit Baba’nın müzikal tercihleri çok spesifik. Sizin şarkılarınızı dinleyip, sizi takip edince hep belli bir dönemin müzikal ve edebi izleri var. Mesela bir deniz vurgusu... Ya da dinliyoruz şu sözler giriyor: “Al tüm param bu dedim, olur dedi alırım.” Fethi’nin Instagram’da ansızın paylaştığı şarkılar... Bir videonuzu izliyoruz, perdesiz gitarla No Surprises çalıyorsunuz. Sanki şu anki bütün müzikal tercihlerinizde önceden mutabık kalmış ve bir araya gelmişsiniz, hiç kavga etmiyormuşsunuz gibi… Böyle mi gerçekten? Sizi bir arada tutan şey ne?

Samet: Her sabah kavga ediyoruz, provada barışıyoruz. Rutinimiz öyle (gülüşmeler).

Fethi: Grup hiç regl oluyor mu (gülüşmeler)? Valla o işlere ben bakıyorum. Akşam arıyorum Kerem’i, “Öyle demek istemedim, inşallah yanlış anlamamışsındır.” diye (gülüşmeler). Şaka bir yana, Samet ile ikili çaldığımız dönemlerden itibaren genelde bize birlikte çalmak konusunda şevk veren olay, birlikte güldüğümüz aynı zamanda ikimizin de beğendiği, takdir ettiği belli örnekler üzerine mutabık kalışlarımız oldu. Samet dedi ki; Beatles muhteşem bir grup. Ben dedim ki; hakikaten muhteşem bir grup. Samet dedi ki; Harry Nilsson. Aa o da çok iyi… Hani beğeni zemininde oluşan bir tanışıklık olduğu için, sen gel bunu çal ben de bunu çalayım gibi başlamadı zaten. Ondan sonraki aşamalarda gruba müzisyen davet ederken de hep bu gözetildi. İşte kim çalacak bizimle, Deniz. Deniz’in çaldığı grupları, çalış stilini biliyorum. Herkesin içine sindikten sonra Deniz’e teklifimizi götürüyoruz. Yani şu işlevsellikten daha uzakta bir yerde benim için. “Ne çalıyormuş? Gitar… Gelsin.” gibi bir olay vardır ya Türkiye’de, özellikle 90’ların sonları 2000’lerin başlarında. Bundan ziyade üzerinde ortaklaşılan bir kültür sermayesi kesinlikle var herkes için, buna eminim. Belli kutsallarımız var. Mesela Mor ve Ötesi çok seviyoruz hepimiz. Radiohead çok seviyoruz. Atatürk’ü çok seviyoruz (kahkahalar). Çok önemli karakterler. Dönem dersen, renk dersen; bence o şarkılarda bir deniz etkisini, o mavi tonu hissediyorduk. Diğerleri ne der acaba?

Deniz: En son logo tasarımı için ortaya çıkan fikirler vardı. Ben Çanakkale’deydim. Sinağrit Baba’nın zaten kendinden öyküsü var. Bir logo fikri geldi aklıma. Böyle iki tane yelkeni andıran üçgen. O deniz etkisi her taraftan vurdu.


Fotoğraf: @bujgan


not the news: Yeni albümde takip edeceğiniz bir markalaşma stratejisi olacak mı?

Samet: Bizim ilk konseri için hazırlanmış afişte bir arkadaşımızın çizimi vardı. Onu kullandık biz bu vakte kadar. Baran Keskin çizmişti. Gitar askısından kanca, balık yemeye çalışıyor. O ilk afişimizdi. Babaların “b” si bemoldü hani, o tarz bir şeyler vardı. Onu kullandık çok uzun süre. Logo olarak arkamıza falan yansıttığımız oldu festivallerde. Ama işte grubun sound'u da bir yere evrildiği için yeni bir logo tasarlatmak da istiyoruz. Tasarımcı arkadaşlar ile de görüştük. Yeni albüme yeni logo ve bir süre kullanabileceğimiz bir şeyler olsun istiyoruz.

Fethi: Dönem ile alakalı olarak da, bence orayı da boş bırakmayalım… Hani şey dediniz ya, nokta atışı referanslar görüyoruz diye. Bu sanırım dostluğun da çok pekiştirdiği bir şey. Biz beraber çalmaya başlamadan önce Samet’le, kaç defa Gülmece Topluluğu ile dergi çıkarma sürecinde bulunduk. Haftalarca Baraka’da topluluk toplantılarına gittik. Sinağrit Baba hangi kültür dünyasından filizlendi dersek, herhâlde ODTÜ Baraka dostluklarından filizlenmiş bir grup. 2010-2020 arası ODTÜ’de en çok bahsedilen konu başlıkları var ya… Onlardan nasibini almış bir grubuz kültürel referans olarak.

not the news: Sinağrit Baba bağımsız sahnede yer alan bir grup. Albüm süreci ve sonrasına dair planlarınız sizi bu hattan çıkmaya zorluyor mu? Planlarınız neler?

Kerem: Ekonomi ile de çok alakalı.

Samet: Evet. Ben kişisel olarak hayatımı Sinağrit Baba’nın planları dâhilinde kazanmayı planlıyorum. Ama bu, şu an temenni hâlinde. Albüm sürecinin, getirdiği rüzgârla, bize bazı yolları açacağını düşünüyorum. Açılması gerekiyor. İlk albümde böyle borca girip, onu ödeyip ikinci albümü finanse edebileceğimiz bir rüzgâr yakalamamız gerekiyor gibi hissediyorum. Onun için de yeterli gücümüz ve özverimiz var. Herkes kendinden bir şeyler katıyor. Bunun da böyle olacağını öngörüyorum şu anda. Söyleyebileceğim bu.

Fethi: Yani tabi şeyin yabancılaşmasını da bence grup olarak hissediyoruzdur… Yan yana getirdiğimiz on tane şarkı var. Hep beraber terleye terleye kaydettik. Şimdi tam da şu aşamada, bunu olası menajerlere, olası label’lara dinletirken; elimizde bir ürün var ve bu ürünü nasıl pazarlayacağız gibi bir motivasyonla düşünürken buluyoruz kendimizi. Şarkıları bu motivasyonla açıp tekrar dinlediğimde sırılsıklam aşık olduğum zamanlar, sayıkladığım bir sürü şey… O şurada şuydu, bu burada buydu... Şimdi birilerine acilen sunumlarının yapılması gereken bir ürün gibi oluyor. İster istemez yabancılaşma yaratıyor ama Samet’in dediği çok doğru. Bir sonraki albüm için, tekrar çalabilmek için, tekrar kaydedebilmek için bir şart olarak çıkıyor karşımıza. Ya bir label ile anlaşmak ya da işin sadece booking ayağına bakan biriyle yan yana gelmek… Bir şekilde buraya sürükleniyorsun. Israrlıysan kesin sürükleniyorsun. “Tek albüm yapacağız, ondan sonra ben kaymakam olacağım.” demiyorsan, kesin sürükleniyorsun (gülüşmeler). O yüzden biraz mecbur kaldık gibi.

Kerem: Bir de işte sürekli kendi içinde evrilen bir tarzı var Sinağrit’in. O yeniliği başka şeylerde de arıyor. Yeni dinleyici, yeni sahne, başka bir şehirde çalma, festivalde çalma... Bu albümü biraz o kapılar için de gerekli görüyorum ben. Daha fazla yol açsın bize. Daha çok besteleyelim. Onunla da üretelim, o da evriltsin bizi. Öyle bir şey...

Samet: Yaptığımız müziğin bir dinleyicisi var. O dinleyiciye ulaşmak zor. Genel olarak grupların temel sorunu bu. Belli bir müzik yaparsın, onun dinleyicisi bir yerlerdedir. Onlara nasıl ulaşacaksın. Yollar çetrefilli. Bu, bu grup için de geçerli. Oraya ulaştırabilecek yollardan bir şeyler seçmemiz gerekiyor. Çünkü bu vakte kadar, bu kadar senedir kendi menajerliğimizi kendimiz yaptık tabiri caizse. Bundan sonra o yollarda birileri varsa ben grubu şuraya götürürüm, yurtdışı festivalinin yolunu açabilirim diyen; onlarla buluşabilmek isteriz…

Fethi: Tabii bir yandan kastettiğimiz, ‘Simge’ olmak değil. Herkes bizi dinlesin, biri gol attığında Sinağrit Baba çalsın vesaire... (kahkahalar) Bu noktada planımız, Kesmeşeker tipi örgütlenme dediğimiz bir şema. Yani yıllara yayılmış, bu yıllara albümler sığdırmış. Herkesin çığlık çığlığa dinlediği değil ama tıpkı Kesmeşeker dinleyicilerinin buluştuğu nokta gibi kalıcılık arz eden bir durum...

not the news: Bakıyoruz, Peyk ile çalmışsınız, Ortaçgil’in ön grubu olarak sahne almışsınız. Normalde bunlar, yola ilk çıktığında bir hayaldir. Şimdi sanki bunları yapmışsınız, ardından albüm geliyor gibi de oluyor bir taraftan. Mesela sizi anlatıp/dinletip sevdirebileceğimiz on tane arkadaşım var. Fakat dinlemeleri/görmeleri lazım sizi. O kitleye ulaşmak, özellikle şu an ana akımın aksine bir yerde müzik yapınca, çok daha anlam kazanıyor ama bir açıdan da galiba çok da zorlaşıyor.

Deniz: Yani böyle işte, dost meclislerinde arkadaşlar birbirlerine dinleterek… Kapı kapı dolaşarak (kahkahalar).

not the news: Elden ele, köy köy,

Samet: Ecevit gibi (kahkahalar).

Fethi: Kapı kapı dolaşıp Türk kahvesi götüren Sinağrit Baba Kadın Kolları (kahkahalar devam…). Yani tabii, diğer gruplara nazaran semantik gözüküyor uzaktan. Neden? Böyle acilen bir isim verip, ondan sonra hemen bir organizasyon firması bağlayıp bütün festivallerde boy gösterip işte her haftaya bir fotoğraf çekimi sığdırsaydık, eminim daha çok insan bizden haberdar olurdu. Ama daha önemli bir konu var. “Nasıl haberdarlar?” sorusu. Bu “nasıl haberdarlar”ı inşa ederken, sağlam ve güzel adımlar atalım istiyoruz. Bunun da yolu bir an önce kaydedip salmak değil, daha çok sahne almak, daha çok sahne koklamak. O şarkıları tekrar tekrar çalmak ve şarkıların içine yeni yeni buluşma noktaları koya koya ilerlemek... Bu, beraberinde bence çok güzel bir müzik getiriyor her şeyin özünde.


Hikâye anlatıcılığı, Ankara müzik ağı ve dinleyiciler

not the news: Hep Kent Ozanları albümü geliyor aklımıza size dinlerken. Spotify hesabınızda “Hayranlarının Hoşlandığı” kısmında Kesmeşeker, Gevende, Replikas, Peyk, Sakin, Ortaçgil, Fikret Kızılok var... Bugün bir kent ozanları albümü yapılsa net siz oradasınız bize göre. Buna hikâye anlatıcılığı geleneği diyebilir miyiz? Hep derler ya mesela Teoman, Ortaçgil hikâye anlatıcısıdır. Böyle bir geleneğin parçası olarak görüyor musunuz kendinizi? Hatta geçen günlerde Teoman’ın bir şarkısı çıktı: “Berbat Bir Yıldı 1994”. Yedi dakika konuşuyor sadece. Son albüm hazırlığında ve müzikten öte sanki tüm derdi bir şeyler anlatmak.

Kerem: Yine müziği bırakıyor Teoman (gülüşmeler)

Deniz: Orda bıraktı.

Kerem: Yine bırakıyor.

Samet: Albüm kaydı esnasında bırakmış (kahkahalar).

Fethi: Vallahi, berbat bir yıldı 2022 (gülüşmeler). Yani, gerçekten otursam yedi dakika konuşurum şimdi (gülüşmeler devam…). Nasıl başlanır bu soruya, Samet?

Samet: Iıııığ…

Kerem: Topu göğsünde yumuşattııığ… (gülüşmeler)

Samet: Şöyle, aslında albümden bahsederken bir kısım eksik kalmıştı, oraya girerek bağlayayım: Aslında bir konsept albüm bizimki. Şarkıların hikâyesi aslında tek bir kişinin, kent hikâyesine bağlanıyor. Bu hikâyeyi albüm broşüründe biraz daha net anlatıyoruz. Belki orada daha net anlaşılır. Bir kahramanımız var, “Teşebbüs” şarkısı ile başlıyor ve intihara meyilli olmasının yanı sıra mutlu sonla biten bir şarkı. Majör bir teması var. O intihara meyilin geldiği noktada artık bir alarm sesi ile uyanıyoruz ve “Hiç İşleri Bakanlığı” geliyor. İş hayatına atılma başlıyor. İkili ilişkilerde kendini deniyor o karakter ve belli bir yerden sonra da politik bir bilinç uyanıyor. İşte “Köleler ve Kilitler”, albümdeki tek coverımız geliyor. Sonra “Külhan Bey” ile o politik bilinç giderek artıyor. Bu, aslında karakterimizin kent içindeki hikâyesini anlatıyor. Albüm baştan sona bir iniş çıkış, ama giderek ton olarak da, melodi olarak da daha karanlık bir tarafa doğru giden bir şey anlatıyor bize. Bizim de kendi hikâyelerimizde yaşadığımız şeylerin izleri var her bestede. Biz de kentte yaşadığımız için, bunun izlerini taşıyor. Alarm sesi mesela, kentli bir terim. Dolayısı ile biz kendi hikâyemizi bu yoldan anlatabilmeyi seçmek durumundayız zaten.

Bizim müziğimizi böyle bir geleneğin ya da bir zaman çizelgesinin içinde birleştirdiğim noktalar, demin bahsettiğiniz noktalar aslında. Kesmeşeker tipi örgütlenmeden bahsettik. İşte orada “Uçsuz Bucaksız Azınlıktır” gibi bir sözü vardır Cenk Taner’in… Tam olarak öyle bir şey… Bir azınlığa sesleniyor ama onun da bayağı bir dinleyicisi var. Oldukça çok kişiye ulaşabilecek, onların derdine dokunabilecek, bir şey hissettirebilecek bir müzik ve söz… Özetle böyle… Bir zaman çizgisine koyduğumuzda, belki Ortaçgiller ile belki daha da eski işte 70’lerdeki Anadolu rock denilen türün yer yer yaptığı… Bazı bestelere baktığımızda hakikaten kent ozanlığı yapmışlar o yıllarda. 80’li 90’lı yıllara geldiğimizde, zaman çizelgesinde Kızılok’tur, Kesmeşeker’dir, Peyk’tir bizim öncemizde gördüğümüz adımlar aslında.

Fethi: Buna paralel olarak mesela benim için şöyle olmuştu. Ayvalık’ta büyüdüm. İlk 18 yılım Ayvalık’ta geçti. İstanbul’a ilk gittiğimde, İstanbul benim için “Kargo” albümlerinde dinlediğim bir şehirdi. Dolayısıyla bir müzeydi. O albümde kişilerin birinci elden tanıklık ettikleri, aurası olan, bana gölgelenerek gelen bir yerdi. Mesela, Kalamış Parkı. Ben gittiğimde o parktan ziyade, o şarkı ile özdeşlik kurdum. Moda sahilde yürürken yine Kesmeşeker şarkıları gelmişti aklıma. Eğer bir gün Sinağrit Baba’nın şarkıları dinleyicilere kent konusunda rehberlik ederse, bu bizi inanılmaz mutlu eder. Zaten sanırım kent ozanlığı geleneği bu temenni üzerine inşa edilen bir şey. Hem Samet’in bahsettiği o şehirli jargon, o ritüeller; bir yandan da sonraki kuşakların mekân ile tanışırken onlara rehberlik eden kaynakları olursa müthiş olur. O gelenekte yer almak gerçekten iyi olur bizim için, kaliteli bir gelenek.

not the news: Küçük bir şemamız var. İsimleriniz ve her birinizin hangi grupta çaldığı… (gülüşmeler) Ankara’da bir müzik ağı var, siz de o müzik ağının farklı farklı yerlerinde duruyorsunuz. Ekin ile az önce konuştuk, Yüzen Oda’dan bahsetti. Belki orası hakkında da bir şeyler söylersiniz.

Fethi: Yalnız o listede Minör Depresyon yok. Ben Minör Depresyon’da da çaldım (gülüşmeler).

not the news: O zaman yazsana instagram'ına Minör Depresyon diye (gülüşmeler devam…).

Fethi: Minör Depresyon, listede yer alanlar kadar sık buluşan bir grup değil. O daha çok böyle bir araya gelip Aslı Gökyokuş, Kargo, Pamela şarkıları çaldığımız bir grup.

Kerem: İsminin hakkını veren…

Fethi: Evet, Nefes’te çalan bir gruptu… Üç kişiydik Ali Deniz ve Murat Akpınar ile. Onu da buradan yâd etmiş olalım bir yerlerden bizi dinliyorsa… Radyosunu yeni açan dinleyiciler için… (gülüşmeler)

not the news: Peki bu sizi etkiliyor mu? Oyuncular farklı rollere girerken farklı modları oluyor ya, sizde de öyle bir geçiş oluyor mu gruplar arasında?

Samet: Ankara küçük biraz. İstanbul’da kırk tilkinin kuyruğu birbirine değmiyor. Ankara’da öyle olmuyor. Burada herkes birbirini tanıyor. Bir şekilde birbirinin yardımına koşar bir hâlde... Öyle bir dayanışma ruhu var Ankara’da. Bizim Arubaluba grubunu kurmamış olsaydık, Kerem ile tanışma şansımız çok düşüktü mesela. O vesile ile Kerem ile tanıştık, sonra Boyalı Kuş’un ve Sinağrit Baba’nın da davulcusu oldu Kerem. Çünkü o dönem işte davulcumuz Canberk Ankara’yı terk edecekti. Onun yerine hemen Kerem’I alabildik. Bu, grubun aslında kaderini de değiştiriyor. Ankaralılık ile çok bağlantılı bu. Hep yan yanayız. Bir şekilde tanıyoruz, ismini bilmesek bile görmüş oluyoruz yada ismini biliyoruz hiç karşılaşmıyoruz ama takip ediyoruz falan. Deniz ile biz çalmadan önce kaç tane festivalde karşılaşmıştık.



Deniz: Art arda çaldık.

Samet: Evet Deniz Terra’da çalıyordu, görüyorduk. Hep bir şekilde oluyordu etkileşim. Yüzen Oda da aslında Ankaralı bir müzik kolektifi diyebiliriz. Beraber kullandığımız bir stüdyo var. Dışarıya çok açık olmamak ile birlikte, kendi provalarımızı alabileceğimiz yetkinlikte bir stüdyo. Zamanında burada, Ankara’da jam session’da tanışmış insanların dayanışma alanı gibi bir yer. Biz de o alanda yer alıyoruz.

not the news: Çaldığınız diğer gruplar da zaten yine ora çıkışlı değil mi?

Samet: Evet, yani ora çıkışlı olmasa da yolu oradan geçiyor... Sinağrit Baba çok öncesinde kurulmuştu. Boyalı Kuş da öyle… Ama Arubaluba orada kuruldu mesela.

not the news: Ankara’nın Taş Oda’sı diyebilir miyiz? (gülüşmeler)

Samet: Deriz, seni mi kıracağız :)

not the news: Benzetmeyi seviyoruz biraz. Ankara küçük dediniz, az önce Ekin’e de bahsettik… Twitter’da Bilkent Üniversitesi bir öğrencisini paylaşıyor doktorasını bitirdi diye. Fotoğrafa bir baktık arkada Ekin duruyor.

Fethi: Ciddi misin? (gülüşmeler)

not the news: Bir gün sonra birini daha paylaştılar.

Samet: Bu sefer önde mi? (gülüşmeler)

not the news: Renk’ten grup arkadaşlarıymış. Yine arkada Ekin var. Başka bir afiş var orada yine Ekin.

Fethi: Ekin bir mit gibi arkadaşlar (gülüşmeler). Hep vardı. Hep olacak gibi… İnanılmaz bir karakter. Mesela sabah 9-11 arası bir arkadaşının üniversite bitirme projesi için çalıyor. Çıkıyor, çorbacıda caz çalıyor. Çıkıyor işte Oda’ya geliyor dört saat prova. Sonra iki saat kız arkadaşının doğum günü için bir şeyler yapıyor. Sonra on saat Oda ile birlikte bir şeyler yapabiliyor. Çok üretken, armoniyi ve müziği kendisinden daha çok seven, bu kadar çalışkan bir karakter. Ne diyeyim… Keşke öyle olsam. Ankara konusunda bir de şeyi ekleyeceğim: Ankara müzik camiasında kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor. Gruplara, müzisyenlere baktığımda herkes diğerinin bekasını düşünüyor. Biri diğer grubun mutluluğu için ekipman vermeye hazır, elinden bir şey geliyorsa onu yapmaya hazır. İşte bir grubun üflemecisi yok, saksafoncu yok; bir hafta önceden konuşuluyor repertuar veriliyor birlikte prova alınıyor… Tamamen üretim odaklı yapıcı bir motivasyon var. Bu Ankara’nın en büyük artısı bence.

not the news: Grupta herkes doğma büyüme Ankaralı mı?

Kerem: Ben bir tek doğma büyüme Ankaralıyım.

Samet: Ekin de öyle aslında

Kerem: Evet, Ekin de öyle doğru.

Samet: Ben Orduluyum.

not the news: Aaa, horon oradan geliyor.

Samet: Aynen (gülüşmeler). Üniversitede geldim. Abim zaten Ankara’daydı. O da üniversite için gelmişti. Onun yanına geldim. ODTÜ’de felsefe okumaya, kaldım.

Deniz: Ben Çanakkaleliyim. 2003’te geldim. Bir daha da gitmedim.

Fethi: Vallahi ben de 2010 yılına kadar hep Ayvalık’taydım. 2010’da buraya geldim. O zamandan beri buradayım.

not the news: Kemik bir dinleyici kitleniz olduğunu görüyoruz. Dinleyicilerden nasıl dönüş alıyorsunuz?

Samet: Beni çok sevindiren bir tanesi var, onu hatırladım. Peyk’in önünde çaldığımız gece biri şey demişti: “Ankara’daki ilk günüm ve güzel bir konser izlemek istemiştim. Peyk diye geldim, ama ilk dinlediğim grup siz oldunuz. Benim için çok güzel bir akşamdı çok teşekkür ediyorum.” gibi bir mesaj atmıştı. İlk geldiği konserden çok memnun ayrılan biri beni çok etmişti.

Fethi: Benim de aklımda şey var, ODTÜ’de şenlik vardı, Müzik Topluluğu’nun düzenlediği şenliklerden biri. Ya Kış Şenliği ya Rock Şenliği. Konser bitti, yanımıza bir kadın geldi ve şey dedi: “Bir daha gelirseniz Ankara’ya kesin yine geleceğim…” (kahkahalar)

Samet: Kadın değildi o erkekti. Videosu bile var, Sezen çekmişti.

Fethi: Öyle miydi? Yani bu şahane bir şey. Biri geliyor, sizi bir şehre yakıştırıyor. Çok enteresan bir şey.

Samet: Kesin haber veririz (gülüşmeler).

Kerem: Bir daha da gelmedi hiçbir konsere (gülüşmeler devam).

Fethi: Ölüm gibi bir şey oldu :)

Kerem: O gün çok sevdi. İstanbul’a yakıştırdı bizi gitti (gülüşmeler hala devam).


“Hangi oltaya yem olsam diye düşünen bir gruba kötü seçim yorumlatmayalım!”

not the news: Instagram’da “seküler ağır müzik” şeklinde bir tanımlama yapmışsınız kendiniz için. Hocam sekülerler patladı bu seçimde (gülüşmeler). Sizi nasıl etkiler bu durumlar?

Kerem: 70 senedir kaybettiği için yeni bir durum değil aslında.

Fethi: Bu bizim müziğimizde de vardır. Açıp dinlerseniz hep görürsünüz, müthiş bir yenilgi arzusu… Başarıdan haz etmeme… Bir Fenerbahçelilik var sonunda. Hakikaten galibiyet peşinde değil…

Kerem: Ama seyirciyle de barışık değil yani

not the news: Bu arada Sinağrit Baba’nın sonu da sanki öyle bağlanıyor.

Fethi: Yani evet, hangi oltaya yem olsam diye düşünen bir gruba bence kötü seçim yorumlatmayalım (kahkahalar). Çünkü zaten hani alışkın olduğumuz bir şey. Kerem ile seçimden önce bir diyaloğumuz vardı. Kerem bana diyordu ki, “bak abi bu sefer olacak”. “Bir şeyler oluyor. Nevşin Mengü ilk defa gözlerini açarak bir şeyler anlatıyor”, diyordu. Ben de “Kerem, bir şeyler iyiye gitmeyecek ve bu daha da iyi”… (gülüşmeler) Dolayısı ile kaostan besleniyoruz. Bu bizi üzmedi çünkü daha da kenetleneceğiz. Güzel müzikler dinleyeceğiz, konserlere gideceğiz, konserlerimizde çalacağız. Bu şekilde devam ediyor.

Kerem: Ve yine kaybedeceğiz…

Fethi: Evet, yoksa bizim hiçbir zaman böyle Icardi gibi bir forvetimiz olmadı. Takım olarak yani… Biz kötü bir başkan ile yönetilen hisli bir takımız yani (kahkahalar). Semt takımıyız biz.

Deniz: Mahalle maçı yapıyoruz…

Fethi: Galatasaray değiliz. Alakamız yok. Bunu röportaja uygun bir şekilde dile getireyim… Bir şarkı yapalım çok dinlensin, inanılmaz böyle, insanlar eşlik etsinler falan… Hakikaten grubun böyle bir motivasyonu yok. Mesela, “ben seni çok sevdim sen bana niye böyle yaptın?” vesaire şeklinde tek bir şarkısı yok. Amaç ortaya hakiki bir şeyler koymak, hikâyeleri anonimleştirmek aslında. Samet’ten, Kerem’den, Deniz’den çıkan bir hikâye ne kadar anonimleşirse biz o denli örgütlenmiş sayıyoruz kendimizi. Hem politik, hem kültürel... O anlamda, bu tür şeyler bizi üzemez, olsa olsa motive eder.

Samet: Ben bunun üzerine konuşmak istemiyorum. Bence burada bitmeli :)

Fethi: Bence bu, yanıt oldu soruya. Bir kere bile CHP demedim fark ettiyseniz (gülüşmeler)

Kerem: Şimdi oldu işte!

Fethi: Aynen


Beatles, Kargo, Kesmeşeker ve Yacht Rock…

not the news: Peki, bir kent ozanları albümü olsa… Böyle bir albümü siz derleseniz, kimleri alırsınız albüme?

Samet: Tarihsel mi bakıyoruz buna, şu an mı?

not the news: Şu an için.

Fethi: Ben sanırım bugün bir kent ozanları seçkisi hazırlasam, motivasyonum tıpkı o albümlerdeki gibi güncel sound’u yakalamak olur. Mesela o albümlerde yer almış, müzik hayatına devam eden gruplardan ziyade, yepyeni hikâyeler anlatan gruplara sanırım öncelik veririm. Mesela Akapum’u söyleyeceğim. Akapum, Ankara’da sahne alıyor. Deniz de Akapum ile birlikte çalıyor. Şu dönemde ortaya konulabilecek en gerçekçi hikâyeyi anlattılar bence. “Çok Borcum Var” diye şarkıları var ve gerçekten de böyle bir dönemdeyiz. Çok borcumuz var. Herkes boğazına kadar borca batmış durumda ve bundan daha gerçek bir hikâye anlatılamaz gibi geliyor. Sıra sıra dizemeyebilirim ama benim “Kent Ozanları” seçkimde kesinlikle Akapum olur. “Çok Borcum Var”ı koyarım, seneler sonra biri 2023’ü daha iyi anlasın diye. Çok borcumuz var… Herkesin çok borcu var ve birinci ağızdan anlatmışlar bunu. Hem çok kıskandım hem çok seviyorum (gülüşmeler).

Samet: Evet Akapum kesin sayılır bence de. Kara Ejderha da sayılır. Bir süredir aktif değil ama Boyalı Kuş’u sayacağım. Onu tekrar devam ettireceğiz önümüzdeki sene.

not the news: Biraz İstanbul’dan falan almaz mısınız?

Samet: Düşünüyorum kimler var…

Fethi: Vallahi İstanbul’dan kimi alırım.. Düşüneyim.

not the news: Teoman’ı alırsınız belki… :)

Fethi: Teoman’ı alkışlar ile uğurluyoruz (gülüşmeler). Burada birini söyleyemeyişimizin de belli politik ve kültürel nedenleri var aslında Hani “İstanbul’dan yeni, taptaze hangi grupları koyarız?” sorusunun bir yanıtı yok bende.

Samet: Ben Deniz Tekin’i de sayabilirim…

Kerem: Bende yok ya şu an aklıma gelen başka bir şey.

Fethi: Ben Soft Analog’u da koyarım o listeye.


Fotoğraf: @bujgan


not the news: Peki, neler dinliyorsunuz tekrar oraya gelelim.

Fethi: Ben Kargo dinliyorum. Alice in Chains dinliyorum.

not the news: Evet bu ara çok paylaşıyorsun Kargo.

Fethi: Kargo, çok yönetim değiştirdi. İsimler gitti geldi, 28 Şubat yaşadı (gülüşmeler). Kargo’nun başına çok şey geldi. Ama en severek dinlediğim Kargo, 1993 Kargo’su. O dönem vokalistleri de farklıydı. Kemancı’da sahne alıyorlardı yanılmıyorsam. Çok güzel. Bir de erken dönem Pamela dinliyorum.

not the news: İlk albümü muhteşem gerçekten.

Fethi: Muhteşem bir albüm evet.

not the news: Biz de Kargo’nun 2000 yılındaki “Sen Bir Meleksin” albümüne takığız.

Fethi: Çok güzel albüm.

Samet: Kargo’nun hani şu dünyanın en kötü albüm kapağı olan albümü hangisiydi?

Fethi: “Sevmek Zor” albümüydü sanırım. Fakat işte hepsine rağmen ben buna şu gözle bakıyorum; dört beş sezon boyunca yayınlanmış bir dizi gibi… Kargo artık “It's Always Sunny in Philadelphia” gibi bir şey. Rock gruplarına dizi olarak bakabiliriz yani… Soru neydi bu arada? :)

not the news: Bu aralar neler dinliyorsunuz? :)

Deniz: Ben hep Talking Heads dinliyorum genelde. Talking Heads hastasıyım. Yes dinliyorum şu sıralar. Türkçe… Hardal falan ara sıra…

Kerem: Ben de bu sıralar biraz Crumb dinliyorum. Biraz Kesmeşeker dinliyorum. Arada mutlaka bir Beatles’a dönüyorum. Çok mutluysam ya da mutsuzsam dengeleyici olsun diye. Bir de Deniz geçtiğimiz gün Yacht Rock diye bir şeyden bahsetti. O günden beri Yacht Rock listeleri geziyorum. Denizde açılıyormuşçasına… Harika bir arayış verdi.

Deniz: Bir şey vesilesiyle girmiştim oraya, Whatsapp’ta yazmıştım size. Yacht Rock çok titizlenilmiş kayıtlar böyle… 1980’ler falan. Yatlarda martini içip partilemek için. Keyif pezezenkliği yani, öyle bir müzik (gülüşmeler).

Fethi: Sadece Fatih Erkoç’un tanıdığı insanlar dinliyor.

Deniz: Fedon falan belki. Yacht rock’ın Türkiye’deki temsilcisi (gülüşmeler devam). Öyle bir fantezi dünyası var.

Samet: Bende de genelde benzer cevaplar var. Böyle sorular sorulduğunda yeni şeyler gelmiyor aklıma. Ara sıra böyle takıldığım şeyler oluyor. O hafta yayınlanmış yeni şeylerden, bu iyiymiş dediklerim oluyor. Genel olarak şu ara, kent ozanlığı geleneğinden Kesmeşeker’in ve Cenk Taner’in solo albümlerini biraz fazla dinledim. Onun dışında Beatles dinliyorum. Barış Manço, Cem Karaca dinliyorum. Çocukluğumda yer etmiş dönemler… Bir yerlerde dolaşıp dolaşıp kürkçü dükkanına dönüyorum. Paul McCartney’in hiç bilmediğim şarkıları oluyor arada. 2005’te ne güzel besteler yapmış, dediğim… Hiç bitmeyen bir deniz oluyor orada. Oralarda geziniyorum.

Fethi: Benim için de Beatles şey gibi… Parfümeri dükkanında geziyoruz, parfümlü nesneler kokluyoruz. Burnumuzdaki kokuları nötrlesin diye bize kahve çekirdekleri getiriyorlar ya… Beatles benim için öyle bir şey.

Kerem: Geçen de “annemiz gibi Beatles” dedin. Bir sürü kadın seviyorsun ama sonra ona dönüyorsun sarılarak böyle, çok doğru bir benzetmeydi.

Fethi: Kim bilir ne içtik o gün Kerem.

Kerem: Kahve içtik abi ne içeceğiz başka (gülüşmeler).

not the news: Artık son soru…

Samet: Berkay kim? (kahkahalar)

not the news: Keşke sorsaydık aslında. Kim abi Berkay?

Samet: Yok öyle bir soru yok… (kahkahalar devam) Berkay hepimiziz.

Fethi: Hepimiz içinde bir Berkay var. Hangimiz Berkay değiliz ki…



コメント


bottom of page